SAAT

10 Mart 2013 Pazar

KUR'ÂN'A TERS DÜŞEN HURAFELER: ALLAH'A ULAŞILAMAZ.


KUR'ÂN'A TERS DÜŞEN HURAFELER: ALLAH'A ULAŞILAMAZ.

Allah'a sonsuz hamd ve şükrolsun ki; bir zikir sohbetinde daha hepimiz birlikteyiz. Bir hurafeden bahsetmek için buradayız. "Allah'a ulaşılamaz." diyorlar. "İnsan ruhunun Allah'a ulaşması, Allah'a geri dönmesi, Allah'ın Zat'ında yok olması diye bir şey yoktur." diyorlar.
Allahû Tealâ, ruhumuzun biz hayattayken Allah'a ulaşmasını, bütün insanların üzerine farz kılmıştır. Sadece insanların üzerine farz olan bir husustur. Cinler için böyle bir farz söz konusu değil. Çünkü onlar bir ruhun sahibi değiller. Nefsleri vardır, fizik vücutları vardır ama Allah'a geri dönecek olan Allah'ın ruhuna sahip değillerdir. Ne melekler ne cinler ne de Allah'ın yarattığı başka herhangibir yaratık... Hiçbiri, Allah onlara ruh üfürmediği için, Allah'a geri dönecek olan bir ruha sahip değillerdir. Ama insanoğlu böyle bir ruhun sahibidir ve o ruhu mutlaka Allah'a ulaştırmak mecburiyetindedir.

Gerçekten ruhumuzu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmak üzerimize farz mıdır?

Gelin beraberce âyetlere bakalım. Allahû Tealâ ne diyor? Allahû Tealâ, evvelâ Muzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesinde diyor ki:



73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.


Allahû Tealâ buyuruyor ki: "Allah'ın ismini zikret, Allah'ın ismiyle zikret ve herşeyden kesilerek, Allah'a ulaş." Yani Allahû Tealâ: "Ruhunu, herşeyden kesilerek Allah'a ulaştır." buyuruyor. Öyleyse insan ruhunun, o kişi hayatta iken Allah'a geri dönmesi üzerimize farz kılınmıştır. Sadece bu âyetle mi? Hayır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.


Allahû Tealâ: "Üzerinize azap gelmeden önce Allah'a yönelin, Allah'a ulaşmayı dileyin ve Allah'a teslim olun." buyuruyor. Yani Allahû Tealâ: "Ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi ve iradenizi Allah'a teslim edin." diyor. Bugünkü konumuz sadece bir tanesi ile alâkalı; ruhun Allah'a geri dönmesi. Ama bu âyet-i kerime (Zumer-54), hepsini ihata ediyor. Ruhu da vechi de nefsi de iradeyi de Allah'a teslim etmeyi ihata ediyor. Allah'a ulaşan, sadece ruhumuzdur. Geri kalanlar ise teslim olurlar ama Allah'a ulaşmazlar. Demek ki; insan ruhunun Allah'a ulaşması, bu âyet-i kerimede farz kılınmıştır. O kadar mı? Hayır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:


51/ZÂRİYÂT-50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).
Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.


Allahû Tealâ: "Öyleyse Allah'a firar edin." buyuruyor. Yani "Allah'a kaçarak, Allah'a sığının." diyor.
Allahû Tealâ Muzemmil-8'de buyuruyor ki:
73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.


Allahû Tealâ: "Allah'ın ismiyle zikret ve herşeyden kesilerek O'na ulaş." buyuruyor. Gene bir geri dönüş emri. Bir defa daha farz.
Allahû Tealâ buyuruyor ki:
4/NİSÂ-58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).
Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.


Allahû Tealâ: "Allah, emanetleri, o emanetlerin ehli olana teslim etmenizi emreder." diyor. Dikkat edin "emanetler","emânât" şeklinde çoğul olarak kullanılıyor. Ama emanet sahibi için Allahû Tealâ: "ehlihâ" ifadesini kullanıyor; "Onun ehline, sahibine" diyor. Allahû Tealâ: "Sahiplerine" demiyor. Emanetlerin bir tane sahibi var; Allah. Ruhumuz da bir emanet, fizik vücudumuz da bir emanet, nefsimiz de bir emanet, irademiz de bir emanet. Hepsini de, onların sahibi olan Allah'a teslim etmeye mecburuz. Bu bizim üzerimize farzdır.
Allahû Tealâ diyor ki:

89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainneh(mutmainnetu).
Ey mutmain olan nefs!
89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.
(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.
89/FECR-30: Vedhulî cennetî.
Ve cennetime gir.


Allahû Tealâ:"Ey mutmain olan nefs! Allah'tan razı ol ve Allah'ın rızasını kazan. Ey ruh! Rabbine geri dön. Ey fizik vücut! Kullarımın arasına gir ve cennetime gir." diyor. Öyleyse Allahû Tealâ açık bir şekilde: "Ey ruh! Rabbine geri dön. Geri dönerek Rabbine ulaş." diyor. Emir kesin ve açık olarak geliyor. Sonra bir başka âyet-i kerimede, gene aynı farzı görüyoruz:

13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.


"Ve onlar Allah'ın, Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi Allah'a ulaştırırlar."
Demek ki; bir şeyin Allah'a ulaştırılması emrediliyor. Fizik olarak bir emir söz konusuysa, Kur'ân-ı Kerim'de bir emir yer almışsa, o mutlaka üzerimize farzdır. Burada da "Ve onlar, Allah'ın Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi O'na ulaştırırlar." ifadesinde ruhumuz, "Allah'ın ulaştırılmasını emrettiği şey" olarak geçiyor. Ruhumuzun ulaştırılması emredildiğine göre, bu bir farz hüküm doğuruyor.
Görüyorsunuz ki; ruhumuzun Allah'a, biz ölmeden evvel ulaştırılması üzerimize defaatle farz kılınmıştır. Şimdi hepimiz için bir sonuç var. Allah'ın dizaynında açıkça yer alan bir teslim müessesesi var; ruhumuzun, biz hayattayken Allah'a ulaşarak, Allah'ın Zat'ında yok olması yani Allah'a teslim olması. Allahû Tealâ, Allah'a dönüşün farz olduğunu ifade ediyor. Diyor ki:
10/YÛNUS-25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).
Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm'e ulaştırır.


Allahû Tealâ: "Allah, selâm yurduna, aslî ifadesiyle teslim yurduna davet eder. Ve kimi oraya (selâm yurduna) ulaştırmayı dilerse, onları Sıratı Mustakîm'e ulaştırır." diyor.

Bir sonraki âyette ise Allahû Tealâ buyuruyor ki:

10/YÛNUS-26: Lillezîne ahsenûl husnâ ve zîyâdeh(zîyâdetun), ve lâ yerheku vucûhehum katerun ve lâ zilleh(zilletun), ulâike ashâbul cenneh(cenneti), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Onlar için Ahsenül hüsna (Allah'ın Zat'ına ulaşmak) ve ziyadesi (daha fazlası, Allah'ın cemalini görmek) vardır. Onların yüzlerini bir keder kaplamaz ve bir zillet (küçük düşme, hakirlik) yoktur. İşte onlar, cennet halkıdır. Onlar, orada devamlı kalanlardır.


Allahû Tealâ: "Onlara Ahsenül hüsna da var, ziyadesi de var." diyor.

Selâm yurdu, Allah'ın Zat'ını temsil ediyor. Bu âyet-i kerimede, "Selâm yurduna davet eder." ifadesi, insan ruhunun Allah'ın Zat'ına geri dönüşünü temsil ediyor. Bu hükmü nereden çıkarıyoruz? Çünkü Allahû Tealâ: "Allah oraya, selâm yurduna ulaştırmak istediklerini Sıratı Mustakîme ulaştırır." buyuruyor.  Sıratı Mustakîm ise, Allah'a ulaştıran yolun adıdır.
Allahû Tealâ Nisa Suresinin 175. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:
4/NİSÂ-175: Fe emmâllezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).
Böylece Allah'a âmenû olanları (ölmeden önce ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenleri) ve O'na (Allah'a) sarılanları ise, (Allah) Kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran "Sıratı Mustakîm"e hidayet edecektir (ulaştıracaktır).


Allahû Tealâ: "Kim Allah'a ulaşmayı ve Allah'a sarılmayı (Allah'ın Zat'ında yok olmayı) dilerse, Allah onları rahmetinin ve fazlının içine koyar. Ve onları Kendisine ulaştıran Sıratı Mustakîm'e ulaştırır." buyuruyor. "Allah'a ulaştıran Sıratı Mustakîm'e ulaştırır." Öyleyse Sıratı Mustakîm isimli bir yol var. Bu yol, insanların ruhlarını Allah'a ulaştırıyor.

Evvelâ ne gördük? Ruhumuzu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmak, defaatle üzerimize farz kılınmıştır. Herbir emir, açıkça ruhumuzun biz ölmeden evvel Allah'a geri dönmesini, Allah'a ulaşmasını emrediyor.

Bu çağın adı; hidayet çağıdır. Hidayet nedir? İnsan ruhunun ölmeden evvel Allah'a ulaşmasıdır. İşte bu konudaki iki âyet-i kerimeden birincisi:

3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).


"İnnel hudâ hudallâh: Muhakkak ki; hidayet, Allah'a ulaşmaktır."

"İnne: Muhakkak ki, şüphesiz ki
el huda: Hidayet
hudallâh: Allah'a ulaşmaktır."

Bir kısım müellifler derler ki: Buradaki "hudallâh" kelimesi, "Allah'ın ulaştırması" şeklinde tercüme edilirse daha doğru olur. Peki benim aziz kardeşlerim, madem ki öyle diyorsunuz, öyle tercüme edelim; "Hidayet, Allah'ın ulaştırmasıdır." O zaman iki tarafın da aynı suali sorması lâzım: "Nereye?" Hidayet, Allah'ın nereye ulaştırmasıdır? İşte cevabı geliyor. Rad Suresinin 27. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

13/RA'D-27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbihi, kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).
Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”


Allahû Tealâ diyor ki: "Allah dilediğini dalâlette bırakır." Yani "Dalâlette olan kişiyle meşgul olmaz. Onu kendi haline bırakır." diyor. "Ama onlardan (dalâlette olanlardan) kim Allah'a ulaşmayı dilerse, onları Kendisine ulaştırır." diyor.
Öyleyse kim Allah'a ulaşmayı dilerse, Allah onu mutlaka Kendisine ulaştırıyor. Böylece görüyoruz ki; o kişinin ruhunu, kişi Allah'a ulaştırmıyor; Allah Kendisine ulaştırıyor.
Şura Suresinin 13. âyet-i kerimesinin sonunda da aynı husus geçerli:
42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


"Allah, dilediğini Kendisine seçer." İnsanların pek azı hariç hepsi seçilirler. Allahû Tealâ kimleri seçmez? Allah'a ulaşmayı dilemedikleri gibi, başka insanları da Allah'a ulaşmayı dilemekten men edenler... İşte sadece onlar seçilmezler. Onlar da çok küçük bir azınlıktır. Sayıları, insanların arasında %10 bile olmaz. Onlar seçilmezler ama onların dışındaki herkes Allahû Tealâ tarafından seçilir. Allahû Tealâ: "Allah'ın o seçtiklerinden her kim Allah'a ulaşmayı dilerse, Allah onları Kendisine ulaştırır." diyor.
Öyleyse Al-i İmran Suresinin 73. âyet-i kerimesi, ister "Muhakkak ki hidayet, Allah'a ulaşmaktır." şeklinde olsun, isterlerse onu "Hidayet; Allah'ın ulaştırmasıdır." şeklinde tercüme etsinler, netice değişmez. "Allah'ın nereye ulaştırmasıdır?" sualinin cevabı, "Allah'ın, Kendisine ulaştırmasıdır." şeklinde tecelli ediyor.
İşte bu konudaki ikinci âyet:

2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.” . Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.


"İnne: Muhakkak ki
hudâllâhi: Allah'a ulaşmak
huve: İşte o
el huda: Hidayettir."

Ama onlar öyle olmadığını söylesinler. Desinler ki: "Bu, Allah'ın ulaştırmasıdır." Tamam, gene aynı sonuç. Nereye ulaştırmasıdır? İki âyet-i kerime; Rad-27 ile Şura Suresinin 13. âyet-i kerimesi, açık ve kesin bir şekilde bu ulaştırmanın, Allah'a ulaştırmak olduğunu söylüyor.

Bu "ruh" adı verilen müessese bizde ne arıyor? Allah'a dönecekse bizde ne arıyor? Allahû Tealâ Secde Suresinin 9. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:

32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel ef’ideh(efidete), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.


"Biz insana ruhumuzdan üfürdük, sonra ona fuadler verdik."
Yani Allahû Tealâ: "Görme, işitme ve idrak etme hassalarını verdik." diyor. Ama önce ruhundan üfürmüş. İşte Allahû Tealâ'nın, şeytanı cehenneme yolcu ettiği, cehenneme mahkûm ettiği olay:

Allahû Tealâ, insanı "salsalin" adı verilen bir topraktan, organik hale gelebilen özellikte bir topraktan yaratıyor ve ona can veriyor, hayat veriyor. Ve ona ruhundan üfürüyor. Allahû Tealâ: "Ona hayat verdim ve ona ruhumdan üfürdüm. Şimdi hepiniz Âdem (A.S)'ın önünde secde edeceksiniz." diyor.

Bütün melekler secde ediyorlar. Ama iblis (şeytan) secde etmiyor. Allahû Tealâ: "Onu topraktan yarattım, ona hayat verdim ve ona ruhumdan üfürdüm." diyor. Sonra Allahû Tealâ: "Ruh üfürülmüş olan Âdem (A.S)'a secde edeceksiniz." diyor.

38/SÂD-71: İz kâle rabbuke lil melâiketi innî hâlikun beşeren min tîn(tînin).
Rabbin meleklere: "Muhakkak ki Ben, tînden (nemli topraktan, balçıktan) bir insan yaratacağım." demişti.
38/SÂD-72: Fe izâ sevveytuhu ve nefahtu fîhi min rûhî fe kaû lehu sâcidîn(sâcidîne).
Böylece onu sevva ettiğim ve onun içine ruhumdan üflediğim zaman, derhal ona secde ederek yere kapanın!
38/SÂD-73: Fe secedel melâiketu kulluhum ecmaûn(ecmaûne).
Bunun üzerine meleklerin hepsi birden secde etti.
38/SÂD-74: İllâ iblîs(iblîse), istekbere ve kâne minel kâfirîn(kâfirîne).
İblis hariç ki, o kibirlendi ve kâfirlerden oldu.


Neden? İnsanoğlunun üstünlüğü nedir? Kendisinde Allah'ın ruhunu taşımasıdır. Secde Suresi 9. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, insana ruhundan üfürdüğünü söylüyor. Sonra Allahû Tealâ, ona fuadler verdiğini söylüyor.

İki âyet-i kerime biraraya geldiği zaman, Allahû Tealâ'nın bu konudaki ifadesi önem kazanıyor. Allahû Tealâ: "Ona hayat verdim. Sonra da ruhumdan üfürdüm." diyor. Bir kısım insanlar da Allahû Tealâ ruhundan üfürdü diye, o ruhun insana hayat verdiğini zannediyorlar. Öyleyse şu anda karşınızda bir ölü konuşuyor. Bizim ruhumuzun vücudumuzdan ayrılıp Allah'a ulaşması, 30 seneden daha fazla bir zamanın evveline dayanır. Öyleyse 30 seneden beri ruhsuz bir adam yaşıyor.

İnsanların kendi aralarındaki tartışmaları, bizi hep hayal sukûtuna uğratır. Bu söz de hep yanlış kullanılır; "hayal sükûtu" denir. Sükût; susmak demektir. Sukût; düşmek demektir. Hayal susmaz. İnsanın hayali yıkılır, düşer.

İnsanın ruhu vardır; Allahû Tealâ tarafından üfürülmüştür ve Allahû Tealâ, o ruhun Kendisine dönmesini açık ve kesin bir şekilde bize emretmiştir. Öyleyse yapılması lâzım gelen şey nedir? Ruhumuzu hayattayken Allah'a ulaştırmak...

Peki Allah'ın bu tarzdaki açıklamasından sonra ne olmuş? Allahû Tealâ "Ona hayat verdim ve ona ruhumdan üfürdüm. Şimdi ona secde edin." dedikten sonra, herkes secde ediyor. İblis secde etmiyor. Cin taifesinden olan, dumansız ateşten yani enerjiden yaratılan iblis... Ve kibirli iblis secde etmiyor. Allahû Tealâ diyor ki: "Ya iblis! Seni emrime rağmen Âdem'e secde etmekten men eden nedir? İblis diyor ki: "Beni azdırmana yemin ederim ki; Sen beni dumansız ateşten, yani enerjiden, onu ise topraktan yarattın. Ben ondan bu sebeple üstünüm. Toprak necistir ama enerji ondan üstündür. Beni enerjiden yarattığın için ben ondan üstünüm. Onun önünde secde etmem."

38/SÂD-75: Kâle yâ iblîsu mâ meneake en tescude limâ halaktu bi yedeyy(yedeyye), estekberte em kunte minel âlîn(âlîne).
(Allahû Tealâ): "Ey iblis! Ellerimle (kudretimle) halkettiğim şeye secde etmenden seni men eden (şey) nedir? Kibirlendin! Yoksa sen yücelerden mi oldun?" dedi.
38/SÂD-76: Kâle ene hayrun minh(minhu), halaktenî min nârin ve halaktehu min tîn(tînin).
(İblis): "Ben, ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten, onu tînden (nemli topraktan, balçıktan) yarattın." dedi.


Allahû Tealâ bunu, Kendisine karşı bir isyan olarak telakki ediyor. Çünkü emrini açık bir şekilde vermiş ama iblis itaat etmemiş. Allahû Tealâ diyor ki: "Huzurumdan kovuldun. Burayı terk et. Seni sonsuza kadar cehennemde cezalandıracağım."
           

38/SÂD-77: Kâle fahruc minhâ fe inneke recîm(recîmun).
(Allahû Tealâ): "Haydi oradan (cennetten) çık! Artık muhakkak ki sen, kovulmuş olanlardansın." dedi.


İblis, Allahû Tealâ'dan müsaade istiyor. Diyor ki: "Bir talebim var. Yarabbi, mademki beni Âdem (A.S) yüzünden huzurundan kovuyorsun, mademki cehennemde sonsuza kadar cezalandıracaksın, o zaman bana o Âdem (A.S) ve onun bütün zürriyetinden intikam almak fırsatı ver. Beni kıyâmet gününe kadar yaşat. Kıyâmet gününe kadar bana izin ver. Ben onların (insanoğullarının) Sıratı Mustakîmleri üzerine oturacağım, sağlarından, sollarından, önlerinden, arkalarından, onların Sıratı Mustakîm'e ulaşmasına, Sıratı Mustakîm üzerinde olmalarına engel olacağım. Ve onların pek azı hariç hepsini kendime bağlayacağım."

7/A'RÂF-14: Kâle enzırnî ilâ yevmi yub'asûn(yub'asûne).
(Şeytan): “Beas gününe (dirileceğimiz güne, kıyâmet gününe) kadar bana izin (mühlet) ver.” dedi.
7/A'RÂF-15: Kâle inneke minel munzarîn(munzarîne).
(Allahû Tealâ): “Muhakkak ki sen izin (mühlet) verilenlerdensin.” buyurdu.
7/A'RÂF-16: Kâle fe bimâ agveytenî le ak'udenne lehum sırâtekel mustekîm(mustekîme).
(İblis): “Bundan sonra, beni azdırman sebebiyle, mutlaka Senin Sıratı Mustakîmin'e onlara karşı (mani olmak için) oturacağım.” dedi.
7/A'RÂF-17: Summe le âtiyennehum min beyni eydîhim ve min halfihim ve an eymânihim ve an şemâilihim, ve lâ tecidu ekserehum şâkirîn(şâkirîne).
Sonra, elbette onlara, önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından geleceğim ve onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.


Allahû Tealâ da diyor ki: "Atlılarınla yayalarınla dilediğin şekilde insanlara saldırabilirsin. Onları kendine bağlayabilirsin. Bu yetkiyi sana veriyorum. Ama sen ve sana tâbî olanların, hepinizin gideceği yer, ebediyyen kalmak üzere cehennemdir."

17/İSRÂ-63: Kâlezheb fe men tebiake minhum fe inne cehenneme cezâukum cezâen mevfûrâ(mevfûren).
(Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Git! Artık onlardan kim sana tâbî olursa, o zaman muhakkak ki sizin cezanız, eksiksiz bir ceza olarak cehennemdir.”
17/İSRÂ-64: Vestefziz menisteta’te minhum bi savtike ve eclib aleyhim bi haylike ve recilike ve şârikhum fîl emvâli vel evlâdi vaıdhum, ve mâ yaiduhumuş şeytânu illâ gurûrâ(gurûren).
“Ve onlardan güç yetirdiklerini, sesinle aldat. Atlıların ve yayalarınla onları bağırarak yönlendir (cehenneme sevket). Evlâtlarında ve mallarında onlara ortak ol. Ve onlara (yalan şeyler) vaadet.” Şeytanın vaadettikleri gurur (aldatma)dan başka bir şey değildir.
17/İSRÂ-65: İnne ibâdî leyse leke aleyhim sultân(sultânûn), ve kefâ bi rabbike vekîlâ(vekîlen).
Muhakkak ki Benim kullarımın üzerinde, senin bir sultanlığın (yaptırım gücün) yoktur. Ve senin Rabbin, vekil olarak kâfidir (yeter).


İblis: "Sıratı Mustakîmin üzerine oturacağım. Sağlarından, sollarından, önlerinden arkalarından onları Sana ulaşmaktan men edeceğim." diyor. Allahû Tealâ'nın, Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e söylediği bir şey var. Allahû Tealâ: "O sahâbenin üzerine kanatlarını ger." diyor.  Allahû Tealâ ne demek istiyor? Biliyoruz ki: bütün sahâbe; Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e tâbî olanlardır.
Burada da gene bir açmaz vardır. Dîn adamlarımız, hakikatleri değiştirmek konusunda sanki bir söz birliği etmişler gibi görünüyor. "Sahâbe kimdir?" diyoruz. "Hayattayken Peygamber Efendimiz (S.A.V)'i görenlerdir." diyorlar. Bu ifade doğru değildir. Sahâbe; hayattayken, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz'e, Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e tâbî olanlardır. Tâbî olanlar oldukları kesindir. Al-i İmran-20'de Allahû Tealâ, Peygamber Efendimiz (S.A.V) için buyuruyor ki:
3/ÂLİ İMRÂN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebeani, ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).
Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: "Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik. O kitab verilenlere ve ümmîlere: "Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?" de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.


Allahû Tealâ diyor ki: "Habibim, o ümmîlere ve kitap sahiplerine de ki: "Ben ve Bana tâbî olanlar, biz hepimiz vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik."

Teslim edenler kimlermiş? Peygamber Efendimiz (S.A.V) başta olmak üzere, O'na tâbî olanlar. İşte sahâbe; Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e tâbî olanlardan oluşuyor. Görenler değil; tâbî olanlar.

Bu sevgili âlimlerimize "Peki tâbiîn kimdir?" diyoruz. Bize diyorlar ki: "Hayattayken sahâbeyi görenlerdir." "Hayır, sevgili kardeşlerim. Görenler değil; tâbî olanlardır." diyoruz. Çünkü zaten adları üzerinde, bunlar "tâbiîn" tâbî olanlardır. Tâbî olmuşlardır. Görmek mastarıyla bu konu çözümlenemez. Bu bir uydurmacadır. İnsanların asırlarca bir gayret içerisinde olduğunu görüyoruz. İnsan ruhunun ölmeden evvel Allah'a ulaşmasını engellemeye çalışan bir sürü insan...

Bu korkunç bir tuzaktır. Şeytanın, insanların başına ördüğü korkunç bir çorap, korkunç bir tuzak ve hâlâ Kur'ân-ı Kerim yazarlarından bir kısmı açık ve kesin olarak diyor ki: "İnsan ruhu ölümden sonra Allah'a döner. Hiç kimsenin ruhu, hayattayken Allah'a geri dönemez. Çünkü ruh vücuttan çıkarsa, insan ölür."

İşte böyle bir yalanla, insanları asırlarca avutmuşlar ya da uyutmuşlar. Bir defa daha altını çizerek söylüyoruz:

Biz bu ilmi, bizim âlimlerimizden, onların yazdıkları kitaplardan, ehli sünnet vel cemaat âlimlerinden öğrenmedik. Öğrenseydik, biz de onların söylediğini sizlere söyleyecektik. Ve Allah'ın bize verdiği risalet görevimizi hiçbir şekilde yapamayacaktık. Zaten böyle bir görevin verilmesi de söz konusu olmazdı. Bu doğruları öğrendiğimiz için, bunları öğretmekle mükellef kılındık. Bu, Allahû Tealâ tarafından bizim omuzlarımıza yüklenmiş olan, şu anda kâinatın en ağır vazifesidir. Ama bu yükü, Allahû Tealâ bize hiç hissettirmiyor. Hamd olsun ki; bize Kur'ân'ı öğretti. Öyleyse biz de, bu yarım Arapçamızla âlimlere de Kur'ân'ı öğretmekle vazifeliyiz.
Ne demek istiyoruz? İslâm, sadece ruhun Allah'a ulaşması değildir; 7 safhadan teşekkül ediyor. Olay, Allah ulaşmayı dilemekle başlar.

3. basamakta kişi, Allah'a ulaşmayı diler.
14. basamakta kişi, mürşidine ulaşıp tâbî olur.
21. basamakta kişi, ruhunu Allah'a ulaştırır.
25. basamakta kişi, fizik vücudunu Allah'a teslim eder.
26. basamakta, nefsini Allah'a teslim eder. Daimî zikre ulaşmıştır.
27. basamakta, muhlis olur ve irşad olur.
28. basamağın 5. kademesinde de, iradesini Allah'a teslim eder. Ve teslimleri tamamlanır.

İslâm, 7 safhadan 4 tane de teslimden oluşan bir vetiredir. İşte Allahû Tealâ'nın öğretisi, açık ve kesin bir öğreti olarak karşımıza çıkıyor. Allahû Tealâ, insan ruhunun Allah'a ulaşmasını defaatle üzerimize farz kılıyor. Hayatta iken ulaşmasını...

Öldükten sonra fizik vücudunuz, ne nefsinizi ne de ruhunuzu kendisine çekemez. Çünkü ölümünüz, ölüm meleklerinin gelerek, mitokondrilerinizin ürettiği elektrik enerjisini kesmesiyle gerçekleşir. Artık vücudunuzda elektrik enerjisi üretilmiyorsa, görevlerin hiçbirinin ifa edilmesi artık mümkün değildir. İnsanoğlu ölür. Elektrik enerjisi mevcut olmadığı için, bu elektrik enerjisinin sağladığı elektromanyetik alan da, -nefs için negatif kutup, ruh için pozitif kutup- artık geçerli olmaz. Fizik vücut artık onları bünyesinde tutamaz. Böyle olduğu için, nefs için ve ruh için, fizik vücut artık sadece bir görüntü olur. İçinde barınamayacakları, sadece bir görüntü... Çünkü manyetik alanlar yoktur. Fizik vücudun içinden geçebilirler ama onun içinde kalamazlar. Fizik vücut ve herşey, fizik âlemde Azrail (A.S) ve O'nun yardımcıları için artık sadece bir görüntüdür.

İşte vücuttan ayrılan ruh, ölüm melekleri tarafından Allah'a ulaştırılır. Nefs, bir süre fizik vücutla beraber kabirde kalır. Sonra berzah âlemine gider. Aslında herkes ölürken, mutlaka berzah âleminde evvelce ölmüş olan yakınları tarafından karşılanır.

Birinin yanında hiç ölüm anında bulundunuz mu? Size hayretle bakarlar ve "Sen görmüyor musun?" derler. O sırada, ölüm anında, ölümden birkaç dakika evvelinden itibaren artık onu tanıyanlar, ölmüş olanlar birer birer yanına ulaşacaklardır. O hayretle size bakar, gerçekten görmüyor musunuz diye. Çünkü onun için ölüm anında, o artık normal bir görüntüdür. Onun gözleri, diğer âlem için artık açılmıştır. Bütün gelenleri görür.

Bir sonuca ulaşıyoruz. Ruhunuz sizden ayrılacaktır ve Allah'a ulaşacaktır. Marifet, ruhu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmaktır. Ve gördük ki; ruhumuzun Allah'a dönüşü, üzerimize defaatle farz kılınmıştır.    

Ne yazık ki; dîn adamlarının bir kısmı, "Ruh vücuttan çıkarsa, o kişi derhal ölür. Çünkü ruh, vücuda hayat verir." şeklinde bir açıklamanın sahibidirler. Bu, Kur'ân'ın ruhuna da lafzına da ters düşen bir iddiadır. Ve bu iddianın sahipleri, ne yazık ki Kur'ân-ı Kerim mealleri bile yazmışlar.

Bu yazımız boyunca verdiğimiz bunca delil, insanlar için hiçbir şey ifade etmiyor. İblise kapıyı açık bırakmamak mecburiyetindeyiz. Bunun bir tek yolu vardır: Allah ulaşmayı dilemek. Dilediğiniz andan itibaren, Allah'ın mutlak muhafazası altına girersiniz. Çünkü Allahû Tealâ söz vermiştir. Diyor ki: "Kim Bana ulaşmayı dilerse, o Bana ulaşmayacak; Ben onu Kendime ulaştıracağım, Ben onun ruhunu Kendime ulaştıracağım."

Ruhunuz, siz hayattayken her an sizden ayrılabilir. Hiçbir günahı işlerken, ruhunuz vücudunuzda kalmaz. Günah işleyen, nefsiniz ve fizik vücudunuzdur. Ruhunuz dışarı çıkarak olayı görür ve nefsinize huzursuzluk verir. Allah da, fizik vücudunuza azap verir. Her yaptığınız yanlıştan sonra bir huzursuzluk hissedersiniz. Ruh, nefsi sıkıntıya sokar. Allah da fizik vücudunuzu azaplandırır. Her yaptığınız yanlışın arkasından, bunu mutlaka yaşarsınız.
Öyleyse Allah'ın söylediklerine dikkatle bakın. Kim Allah'a ulaşmayı dilerse, o kişi mürşidine ulaştığı zaman, devrin imamının ruhu onun başının üzerine gelir ve onun ruhuna "Senin Allah'a mülâki olma günün, yevm'et talâkın geldi. Vücudu terk et!" emrini, "Allah'a geri dön!" emrini verir.

40/MU'MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.


Bütün ruhlar, bu tâbiiyet müessesesinin hemen akabinde vücuttan ayrılırlar, Allah'a doğru yola çıkarlar. İşte Nebe Suresinin 38. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, bir mürşidin önündeki tövbe merasiminden bahsediyor:

78/NEBE-38: Yevme yekûmur rûhu vel melâiketu saffâ(saffen), lâ yetekellemûne illâ men ezine lehur rahmânu ve kâle sevâbâ(sevâben).
O gün, ruh (devrin imamının ruhu) ve (arşı tutan) melekler, saf saf hazır bulunurlar. Rahmân’ın kendisine izin verdiği kişiden başka kimse konuşamaz. Ve (izin verilen) sadece sevap söylemiştir.


Arşı tutan melekler ve devrin imamı, şahit olarak orada bulunmaktadırlar. Devrin imamı, o kişiye derecelerinin arttırıldığını ifade ediyor. Nebe-39'da ise Allahû Tealâ diyor ki:

78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.



Allahû Tealâ diyor ki: "İşte o gün Hakk günüdür. O gün dileyen kişinin ruhu, kendisine Allah'a ulaştıran bir yol (Sıratı Mustakîm) ittihazeder. Ve Allah'ın Zat'ına ulaşır. Allah'ın Zat'ı, o kişinin ruhuna meab (sığınak) olur."
Al-i İmran Suresinin 14. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle diyor:
3/ÂLİ İMRÂN-14: Zuyyine lin nâsi hubbuş şehevâti minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel haylil musevvemeti vel en’âmi vel hars(harsi), zâlike metâul hayâtid dunyâ, vallâhu indehu HUSNUL MEÂB(meâbi).
İnsanlara, "kadınlara, oğullara, kantar kantar biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, hayvanlara ve ekinlere olan sevgiden oluşan" şehvetleri (aşırı düşkünlükleri) güzel gösterildi. Bunlar, dünya hayatının menfaatleridir. Ve Allah, O'nun katındaki en güzel sığınaktır.


Allahû Tealâ: "Yemin olsun ki; Allah'ın Zat'ı, Allah'ın katındaki en güzel sığınaktır. Güzellerin en güzeli olan sığınaktır." diyor.

İşte sizlere bu kadar delil. İnsan ruhunun ölmeden evvel Allah'a geri dönmesi, üzerimize defaatle farz kılınmıştır. Bütün sahâbe, ruhlarını Allah'a ulaştırmışlardır. Açık ve kesin olarak Kur'ân-ı Kerim'imizde bunların hepsi yer almıştır. Buna rağmen insanlar, "İnsan ruhunun hayattayken Allah'a ulaşması mümkün değildir. Ruh vücuttan ayrılınca insan ölür." ifadesini kullanabiliyorlarsa ve bunlar öğretim üyesi olabilecek durumda olan, üstelik de Kur'ân meali hazırlayanlar kişiler ise burada çok ciddî bir problemle karşı karşıyayız. Bu seviyede olan insanlar, onlar Kur'ân'ı bilmiyorlar. Hepsi için Allah'tan af ve mağfiret dileriz. İnşaallah Allahû Tealâ, onları da af buyurur. Kur'ân'a aykırı bunca şeyi iddia ettikleri için büyük bir sorumluluk altındadırlar.

Safsatalardan, Kur'ân'a ters düşen açıklamalardan bir tanesini daha böylece tamamlamış oluyoruz. Ölmeden evvel insanın ruhunun vücudundan ayrılamayacağını, ruh bedenden çıkarsa fizik vücudun öleceğini zanneden kişilere ithaf olunur. İnşaallah Kur'ân'ı inceleyip, bütün söylediklerimizin doğru olduğunu onlar da tespit ederler. Sözlerimizi ciddiye almamak, deve kuşunun başını kuma sokması gibidir. Nasıl deve kuşu, başını kuma soktu diye kendisinin görünmeyeceğini zannediyorsa, söylediklerimizin Kur'ân hakikatleri olduğunu görmemek için de kör olmak lâzımdır. Dîn adamlarımıza ithaf olunur.

Allahû Tealâ'nın hepinizi hem cennet saadetine hem de dünya saadetine ulaştırmasını, Yüce Rabbimizden niyaz ederek, sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali  M İ H R